21 Haziran 2013 Cuma

#DİREN

31 Mayıs'tan bu yana Türkiye değişti... Bir grup İstanbullu'nun içlerinde yaşadıkları çevre için duydukları kaygının aslında ne kadar çok insan tarafından paylaşıldığı açığa çıktı... Bir süredir savsaklıyor olsak da gündemde yer edindirmeye çalıştığımız sürdürülebilirlik konularının aslında herkesin gündemi olduğu görüldü... Şehirlerde yaşayanları şehirler ile ilgili kararlardaki paydaşlığı hatırlandı...

Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Kadir Topbaş ilk tepki olarak şehirle ilgili tüm değişikliklerde etkilenen herkesin görüşünün sorulacağı açıklamasını yaptı. Halkın demokratik katılımı elbette çok değerli ve bir başlangıç... Ama yeterli mi? Değil.

İstanbul'un bir sürdürülebilirlik planı geliştirmesi lazım... Şehrin her noktasındaki yeşil alanların nasıl korunacağını ve nasıl arttırılacağına karar vermesi lazım... Kentsel dönüşüm nasıl sürdürülebilirliğe dönüşüm olacağına karar vermesi  lazım... Yerüstü ve yeraltı su kaynaklarını nasıl koruyacağına ve zenginleştireceğine karar vermesi lazım... Şehrin içinde ve civarında nasıl yenilenebilir enerji üretilebileceğine  karar vermesi lazım... Nasıl daha az enerji tüketeceğine ve karbon ayakizini azaltacağına karar vermesi lazım... Nasıl daha az araç kullanımı sağlayacağına karar vermesi lazım... Çöplerini nasıl dönüştürebileceğine karar vermesi lazım... İnsanlarının birbirleri ile sosyal ilişkilerini zenginleştirebilecekleri şehircilik imkanlarını nasıl yaratacağına karar vermesi lazım...

Karar vermesi ve kararlarını uygulaması lazım... Ve de acele etmesi lazım...


23 Eylül 2012 Pazar

Yeşil Hastanelere Devam

Yeşil Hastaneler konusuna devam edelim: Hastaneler için, "LEED for Healthcare" ile diğer LEED değerlendirme sistemlerine göre gelen önemli yeniliklerden bir tanesi Sürdürülebilir Sahalar (Sustainable Sites) kriterlerine eklenen iki yeni kriter, kriter başlıklarının mot a mot çevirileri şu şekilde: "Doğal Dünya ile Bağlantı: Dinlenme Mekanları" ve "Doğal Dünya ile Bağlantı: Hastalar için Dışarıya Doğrudan Erişim"

Birinci kriterin hedefi hastaların, personelin ve ziyaretçilerin dış ortamdan faydalanabilmesini sağlamak. Şartları şu şekilde:
  • Hastaların ve ziyaretçilerinin doğrudan erişimine açık olan, bina alanının* %5'i büyüklüğünde dış dinlenme mekanı ayırmak
  • VE
  • Personelin doğrudan erişimine açık olan, bina alanının* %2'si büyüklüğünde dış dinlenme mekanı ayırmak.
* Bina alanının özel bir hesabı söz konusudur.


Kriterin şartlarını sağlayacak mekanlar için de çeşitli şartlar söz konusu, bunların bir kısmı şu şekilde:

  • Bina içerisinden erişim mümkün olmalı ya da bina girişlerinden bir tanesine en fazla 60 mt. uzaklıkta olmalı.
  • Temiz havaya, gökyüzüne ve doğal elemanlara açık olmalı
  • Her 20 mkare bahçe alanı için gölgelenmiş ya da güneşi endirekt gören bir oturma yeri sağlanmalı ve her beş oturma yerinden bir tanesi tekerlekli sandalye için ayrılmış olmalı.
  • Sigara içilmeyen bir alan olmalı.
  • İç bahçeler, seralar ve iklimlendirilmiş alanlar kriterin gerektirdiği alanın en fazla %30'unu sağlamak üzere kullanılabilirler, eğer alanın %90'u dış ortamı doğrudan görebiliyorsa.
  • Terapi vb. amaçlı, özel erişimli bahçeler kriterin gerektirdiği alanın en fazla %50'sini sağlamak üzere kullanılabilirler.
  • Genel erişime açık dolaşma alanları (bina girişinden 60 mt. içerisinde erişilebilen) kriterin gerektirdiği alanın en fazla %30'unu sağlamak amacı ile kullanılabilirler.
Bu kriterin değeri 1 puandır.

İkinci kriter ise yatan hastaların %75'inin ve ayakta tedavi gören hastalardan tedavi süresi 4 saatten uzun olanların %75'inin teras, balkon, avlu gibi bir açık alana doğrudan erişimlerinin sağlanmasını şart koşuyor. Ayakta tedavi gören hastaların sayısını belirlemekle ilgili kurallar olduğu gibi açık alan için de minimum 0,5 mkare (5 sqf) olma şartı var. Tabi ki bu alanların da sigara içilmenin yasaklandığı alanlar olmaları şart.

Bu kriterin değeri de 1 puandır.

Her ikisi de doğa ile etkileşimin iyileşme sürecine sağlayabileceği katkıyı hedefleyen, hastanelerin ne kadar yoğun yerleşimler içinde olmaları gerektiğini sorgulatan kriterler.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yeşil Hastaneler

Türkiye'de de, dünyada da sağlık sektöründen beklentilerin artması hastane binalarının da yenilenmesi ihtiyaçlarını doğuruyor. Hastaların ve sağlık çalışanlarının ihtiyaçları binaların daha kullanıcı dostu olmaları ve bir konfor algısı yaratmaları, hastane yönetimlerininki ise teknolojik altyapısı geliştirilmiş ve işletme maliyeti düşürülmüş binalara sahip olmak.  Sürdürülebilir bina tasarımcıları ve yapıcılarının bahsedilen ihtiyaçlara uyum sağlamaktaki yol göstericilerinden bir tanesi de yeşil bina sertifikasyon sistemleri. Örneğin Amerikan LEED sistemi 2012 senesi başından beri yeni sağlık kurumu binası inşaatlarında kullanılmak üzere "LEED for Healthcare" değerlendirme sistemini yayınlamış durumda. Bu ve izleyen bir kaç yazımızda "LEED for Healthcare" kapsamında "yeşil hastane" konseptinden beklentileri ele almak istiyoruz.

"LEED for Healthcare", "LEED NC" olarak da bilinen yeni bina inşaatına dair kriterlerin genişletilmiş bir versiyonu. LEED NC de olduğu gibi ağırlıklı vurgu enerji tüketiminin iyileştirilmesi konusu üzerinde. Hastane binalarında enerji maliyetlerini ve sera gazı salımlarını azaltmak amacı ile pasif mimari önlemlerin, aktif enerji tasarrufu stratejilerinin ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı gibi sürdürülebilir bina alanında çalışanların aşina oldukları yöntemlerin yanısıra trijenerasyon sistemlerinin kullanımının da tercih edilen bir teknoloji olduğunu gözlemekteyiz. Yakın zamanda Türkiye'de de Manisa - Turgutlu'da trijenerasyon sistemine sahip bir hastane binasının devreye alınmakta olduğuna dair haberler okuduk.

Trijenerasyon sistemleri, hem elektrik üretebilen, hem de ısıtma ve soğutma için gerekli enerjiyi sağlayabilen sistemler. Daha yaygın olduğu için varlığından haberdar olunması ihtimali daha yüksek olan kojenerasyon sistemlerinin elektrik ve ısı üretme fonksiyonlarının yanına bir de soğutma fonksiyonu eklediğiniz zaman bir trijenerasyon sistemi elde ediyorsunuz. Tabi ki bu kadar kolay değil.

Trijenerasyon sistemlerinin kalbini gaz (doğalgaz) yakabilen içten yanmalı bir motor ya da bir gaz türbini oluşturuyor. Gaz türbinli sistemler çok büyük kapasitelere sahip sistemler olduğundan bina ölçeğinde daha çok içten yanmalı motorların kullanıldığını görüyoruz. Gaz yakan motor bir jeneratörü tahrik ederek elektrik üretiyor, soğutma suyundaki ve atık baca gazlarındaki ısıyı ise sıcak su üretimi amaçlı olarak kullanıyor.

Hastanelerin sıcak su ihtiyacı bir kaç bağımsız prosesten kaynaklanıyor: Bina ısıtma dönemlerinde fancoil ya da benzeri cihazları beslemek için sıcak su ihtiyacı söz konusu oluyor. Sterilizasyon amaçlı olarak buhar ihtiyacı söz konusu olabiliyor. Ayrıca en fazla 60 derece Santigrad kullanım suyu ihtiyacı da söz konusu. Motor soğutma suyu ve atık baca gazları çeşitli eşanjörlerden geçirilerek bu alt sistemlerin su ısıtma ihtiyaçların karşılanması sağlanıyor. Trijenerasyon sistemlerinde ise ilave bir talep daha söz konusu: Isı enerjisi absorpsiyon tipi chiller ünitelerinde bina soğutmasında kullanılacak soğuk suyu oluşturmak için kullanılıyorlar.

Trijenerasyon sistemlerinin kendilerinden beklenen yakıt ekonomisini ve sera gazı emisyon azaltımı sağlamaları için kapasitelerinin doğru tespit edilmeleri şart. Sıcak su talebinin düşük olduğu ya da hiç olmadığı durumlarda trijenerasyon sistemleri atık ısıyı kullanılabilir enerjiye dönüştürülemeyecekleri için ısının bacadan kaçmasına neden olacaklar ve verimleri düşecektir. Bu nedenle trijenerasyon sistemleri sıcak su ihtiyacı göz önüne alınarak boyutlandırılmalıdır. Ne de olsa trijenerasyon sisteminin diğer ürünü olan elektrik eksik ise şebekeden alınabilir, fazla ise şebekeye beslenebilir, sıcak su için ise böyle bir rezerv söz konusu değil.

Ancak sıcak su ihtiyacı için de hastanenin kullanım profiline göre baz enerji ihtiyacı seviyesi tespit edilmeli ve trijenerasyon sisteminin bu baz enerjiyi sürekli sağlayacak ölçekte projelendirilmesi gerekmektedir. Sıcak su talebindeki değişkenliğe uygun olarak trijenerasyon sisteminin de kapasitesini değiştirmesini beklemek motorun verimli çalışma bölgesinden uzaklaşmayı zorunlu kılacağı için tercih edilmez, bunun yerine eksik kalan ısı ihtiyacı için ilave gaz yakan sistemler devreye alınır.

Bir trijenerasyon sistemi %80 civarında yakıt verimlerinde çalışabilir. Kömürden elektrik üretimine dayalı bir şebekede, iletim kayıplarını da dikkate aldığınızda verimin %35-%40 civarında olduğu düşünülürse sistemin toplumsal avantajı da ortaya çıkıyor. Yakın zamanda Avustralya'da yapılan bir hastane uygulamasında trijenerasyon sisteminin karbon emisyonlarında %37 azalma sağladığı görülmüş. Sistem hastanenin elektrik ihtiyacının %25'ini de karşılıyor.




1 Temmuz 2012 Pazar

Bina Çatılarımızda Fotovoltaik Enerji İçin Hazır mıyız?

İş yoğunluğu nedeniyle uzun bir süre ara verdiğimiz blog güncellemelerine devam ediyoruz.

Türkiye'de enerji konusunda çok önemli gelişmeler yaşanıyor. Bir taraftan nükleer santraller ile ilgili tartışmalar devam ederken, diğer taraftan uluslararası ve Türk uzmanlar sürekli olarak yakın dönemde enerji kesintilerinin yaşanabileceği uyarısını yapıyorlar (bkz. Haber).

Bizleri yakından ilgilendiren bir konu olan güneşten elektrik üretimi konusunda ise 2012 senesinin Türkiye için milad yılı olduğu açık. Gerek Mart ayında çıkartılan ve fotovoltaik modüller ile lisanssız elektrik üretimine yol açan yönetmelik, gerekse de EPDK Başkanı Hasan Köktaş tarafından geçen hafta yapılan "Lisanssız elektrik üretimi çok karlı bir alan" açıklaması (bkz. Haber), ibrenin artık resmi olarak da dağıtık üretime döndüğünü gösteriyor (dağıtık üretim konusundaki daha önceki bir yazımızı buradan okuyabilirsiniz).

Bu ufak devrim yaşanırken, aslında Türkiye'de ne kadar büyük bir güneşten elektrik üretim potansiyeli olduğunu anlamamız için uçakla şehirlerimiz üzerinde yolculuk yaparken aşağıdaki binaların çatılarına bakarak ve önümüze bir solar radyasyon haritası alıp Türkiye'nin durumunu incelememiz yeterli.

Benzer şekilde yolunuz düştüğünde Münih havaalanına inen bir uçaktan aşağıdaki binaların çatılarına bakarak ve Almanya'nın solar radyasyon haritasındaki durumuna bakarak karşılaştırma da yapabilirsiniz. Güneşli ve soğuk geçen 26 Mayıs 2012 günü öğle saatlerinde, Almanya'daki 1.1 milyon fotovoltaik sistemin rekor kırarak ülkenin elektrik ihtiyacının %40'ını (22 GW - 15 büyük nükleer santralin gücüne denk geliyor) karşıladıklarını da hatırlatalım.

Türkiye'de fotovoltaik sistemlerin bina çatılarında kullanımı konusunda Yeşil Bina dergisinin Nisan ayında yayınlanmış olan bir yazımızı aşağıdaki link'ten okuyabilirsiniz:

Binalarda Fotovoltaik Enerji Kullanımının Türkiye'deki Potansiyeli, Yeşil Bina - Nisan 2012

5 Aralık 2011 Pazartesi

COP17'de Türkiye'ye Ödül

Durban'da (Güney Afrika) COP17 devam ediyor... 6 Aralık Salı günü bakanlar ve devlet başkanları düzeyinde görüşmeler başlayacak...

Konferansın sonuçları konusunda ne kadar umutlu olunması gerektiğini kestirmek zor ama en çok kirletenler sürecin önünü tıkamaya devam ediyorlar. Olan biteni özet olarak izlemek için Önder Algedik ve Özgür Gürbüz'ün hazırlardıkları Durban Postası'nı takip etmenizi öneririm. tcktcktck.org da konuyu detaylı takip eden organizasyonlardan bir tanesi... Ayrıca Ömer Madra'nın da her sabah Açık Radyo'da Durban'dan yayın yaptığını biliyoruz.

Bu arada Konferansta Türkiye de bir ödül sahibi olmuş... Climate Action Network'un verdiği "günün fosili ödülü"nün Cumartesi günkü sahibi Türkiye olmuş... Gerekçe'yi Özgür Gürbüz'ün günlüğünden alıntılayalım:
Türkiye seragazı emisyonlarını 1990’dan bu yana yüzde 98 oranında arttırdı ve bugüne kadar bu eğilimi tersine çevirecek bir hedef veya taahhüt almamayı da başardı. Türkiye, finansal kaynaklarını daha fazla kömür santrali, iki nükleer santral ve karayolu yapımına harcıyor. 15 bin kilometre uzunluğunda yeni duble yol ve İstanbul’a yapılması planlanan 3. köprü örnekler arasında

Sayın Çevre ve Şehircilik Bakanı'nın konuya ilgisini bekliyoruz diyelim...

24 Kasım 2011 Perşembe

Yeşil Binadan Vazgeçmeliyiz!

Bugün, Yapı Endüstri Merkezi'nde düzenlenen "Sürdürülebilir Yapılar ve İklimlendirme" toplantısında katılımcıların "sürüdürülebilir bina"lar konusundaki deneyimlerini paylaştıkları bir panel izledim. Sunumların tamamlanmasını takiben izleyicilerin yöneltmeye başladıkları soruların iki ekseni vardı: "Yeşil binaların" ne kadar ilave maliyete neden oldukları ve hangi malzemenin, hangi teknolojinin "yeşil"e uygun olduğu...

Panel esnasında Sayın Durmuş Dilekçi (UrasxDilekçi) bir mimar olarak "yeşil yapı" kavramına karşı duyduğu şüpheden bahsettiği andan itibaren zihnimi kemirmeye başlamış olan kemirgen düşünce sorular bölümünde iyice şekillendi ve uzun bir aradan sonra beni bu günceye yazma noktasına getirdi...

Yeşil yapı yapmaya çalışmak büyük bir hatadır!

Bir yapı hiç bir zaman yeşil olamaz... İnşa edilmeye başlandığı andan itibaren, her bir bina, insanın doğayı şekillendirme çabasında bir sonraki adımdır... Doğayı, dengesini daha farklı bir noktada yeniden oluşturmaya zorlayan bir dış etkidir... Bir kulübe inşa etmenin etkisini çok önemsemeye gerek olmayabilir ama İstanbul'da sürekli yaptığımız gibi alışveriş merkezi inşa ettiğimiz sürece, bunlara karbon salımı yapan araçlarla ulaşmak zorunda oldukça, bunların içinde satılması için enerji kullanarak mal ürettikçe "yeşil yapı" yapmak mümkün değildir.

İşte bu nedenle biz en başından beri "sürdürülebilir yapı" kavramını tercih ediyoruz. Sürdürülebilir yapı ayrı bir tür değildir, doğaya olan yükü benzerlerine göre biraz daha azaltılmış bir yapıdır, daha dikkatli ve yaşam döngüsü maliyetleri göz önüne alınarak yapılmış bir yapıdır. Alışılmış yapı üretim sürecindeki karar kriterleri içerisine "çevresel etki" kavramının da yerleştirilerek inşa edildiği yapıdır.

Sürdürülebilir yapıların "yeşil bina"lar olarak kategorize edilmesine izin verdiğimiz sürece bunların daha farklı maliyet yapıları olması gereğini, özel teknolojiler içermesi gereğini de kabulleniyoruz. Oysa sürdürülebilir yapı sadece daha iyi yapıdır, iyi mimarlık ürünüdür...Bir TOKİ projesi ise yaya yolları iyi planlanmış, binaların birbirlerini gölgelemediği ve izolasyonlarının daha iyi olduğu yapılar olabilir, bir ofis binası ise mekanik sisteminin verimli ve yenilenebilir kaynaklar kullanarak planlandığı bir yapı olabilir, bir A.V.M. ise egzos fanları enerjisinden tasarruf için otoparkının robotik olduğu bir yapı olabilir.

Sürdürülebilir yapıları ayrı bir yapı sınıfı, sertifikalanmış ve pazarlanabilir bir meta olarak kabul ederek marjinalleştirmek yapılarda sürdürülebilirlik pratiğinin yaygınlaşmasını engellemekten başka bir işe yaramıyor... Sertifikalar, mimari ve inşai sürece sürdürülebilirlik katkısının değerini ölçen belgeler olmaları gerekirken yapıyı niteleyen neredeyse ticari belgeler haline dönüşüyor... Ayakta durabilenlerin ötesinde iyi yapılar için bu tuzaklardan uzak durmak şart...


18 Temmuz 2011 Pazartesi

İstanbul'da LEED Sertifikalı Bir Ofis Binası

Sürdürülebilir mimari ve LEED sertifikasyon danışmanlığını yaptığımız, aynı zamanda binada bulunan fotovoltaik sistem ve LED aydınlatma sistemlerinin taahhüdünü gerçekleştirdiğimiz İstanbul Yenibosna'da bulunan Li Fung Centre, US Green Building Council tarafından LEED Silver yeşil bina sertifikası ile ödüllendirildi.

Konu ile ilgili daha fazla bilgiyi bu linke tıklayarak alabilirsiniz.

16 Haziran 2011 Perşembe

Dağıtık Elektrik Üretimi ve Faydaları

Yeni Enerji dergisinin son sayısında, binalarda yerinde elektrik üretimi konusunu da kapsayan dağıtık elektrik üretimi konusunda bir yazımız yayınlandı. Aşağıdaki link'ten bu yazıyı okuyabilirsiniz:

Dağıtık Elektrik Üretimi ve Faydaları, Yeni Enerji, Mayıs - Haziran 2011

9 Mart 2011 Çarşamba

İstanbul'da Bir Ofis Binasında Fotovoltaik Sistem Kullanımı

Yeşil Bina Dergisi'nin son sayısında, 2010 sonunda kurulumunu yaptığımız fotovoltaik sistem ile ilgili bir yazı yayınlandı. Bu yazıya aşağıdaki link'ten ulaşabilirsiniz:

İstanbul'da Bir Ofis Binasında Fotovoltaik Sistem Kullanımı, Yeşil Bina Dergisi, Şubat 2011

6 Ocak 2011 Perşembe

Yenilenebilir Enerji Tarifesi - Sonunda

Beklenmeyen ve daha önceden yazmadığımız bir durum ortaya çıkmadı ama haber takibi yapmak adına yazalım: 2010'un son günlerinde (29/12/2010) Yenilenebilir Enerji Kanunu'nu değiştiren 6094 sayılı kanun Meclis'te kabul edildi ve güneş enerjisi de dahil olmak üzere çeşitli yenilenebilir enerji türleri için destekleme tarifesi kabul edildi. Kanun henüz Cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp Resmi Gazete'de yayınlanmış değil ama oluşan durumu sizlere özetlemek isteriz:

Destekleme tarifesi uyarınca güneş enerjisi ve biyokütleden enerji eldesi yatırımları 13,3 UScent/kWh tutarla 10 sene boyunca destekleniyor. Bu destekleme rakamı, 10 Euro cent civarında bir değere tekabül ediyor. Güneş enerjisi için bu rakamı düşük bulduğumuzu ifade etmiştik... Bakan Yıldız da Meclis'teki konuşmasında güneş konusunda yavaş gitmek istediklerinin ve maliyetlerin düşmesini beklemek istediklerinin sinyalini verdi. Öncelikle çok güneşli bölgeleri bu yatırımlara açmak istediklerini, büyük güneş santrallerini Urfa, Konya ve Antalya gibi çok güneşli yörelere kurmak istediklerini anladık konuşmalardan. Zaten 2013 senesi sonuna kadar da lisanslı güneş enerjisi yatırımları 600 MW'lık üst sınırla sınırlanıyor. Yani hükümet, güneş enerjisi ile elektrik üretimine kaynak aktarmak niyetinde olmadığını, destekleme tarifesinin sadece bankalar nezdinde bir garanti olacağını ve işi sadece serbest piyasanın geliştirmesini beklemeyi tercih edeceğini ifade etmiş oldu. Elbette bu durumda Türkiye'deki güneş paneli üretim yatırımlarının bir süre daha küçük montaj hatlarından öteye gitmeleri pek beklenmeyecektir. Ya da binalarda kurulan küçük sistemlerle elektrik üretiminin yaygınlaşmasının getireceği ilave istihdam ve şebeke üzerindeki pik yükleri azaltan dengeleyici mekanizmanın oluşması da beklenmeyecektir.

Güneş enerjisine neden bu kadar çok önem verdiğimizi merak ediyor olabilirsiniz, karbon salımlarını azaltacak alternatif ve yatırımı daha ucuz yenilenebilir kaynak imkanları da varken. Dünyada güneş enerjisi kadar hızlı büyüyen başka bir enerji yatırım alanı yok, herkes yanlış yöne gidiyor olamaz. 2010 senesinde Avrupa'daki toplam fotovoltaik kurulu gücü 2009'a göre %65 artmış durumda. Türkiye'nin artan enerji ihtiyacının küçük hidroelektrik (yenilenebilir) ve nükleer santral ile karşılanmasına dayalı stratejisini doğru bulmuyoruz. Nükleer santralde üretilen elektrikteki dışa bağımlılık ve hiç de söylenildiği kadar ucuz olmayacağı işin uzmanlarınca ifade edilen maliyetler bizi korkutuyor. Küçük ölçekli hidroelektrik projelerindeki hataların ve belki de kötü niyetlerin dereleri yok edecek noktaya gelmesi yenilenebilirlik-sürdürlebilirlik kavramlarının projenin neresinde olduğunu sorgulamamıza neden oluyor, hidrolektrik kaynaklarının da fosil yakıtlar gibi gizli toplumsal maliyetleri olan kaynaklar haline gelmesine neden oluyor. Güneş dünyanın temel enerji kaynağı ise, Türkiye'nin de bu kaynağı küçük ve büyük ölçekte kullanma yarışına hızla ortak olması gerektiğine, uygulama, şebeke entegrasyonu ve AR-GE deneyimi kazanması gerektiğine inanıyoruz.

Güneş konusundaki görüşlerimize burada nokta koymak lazım, çünkü yasa güneş enerjisine verdiği destekle sınırlı değil. Biyokütle de güneş enerjisi ile eşit seviyede destekleniyor. Hidrolektrik ve rüzgar enerjisi tesisleri için destekleme rakamı 7,3 UScent/kWh, eski yasaya göre bu alanda herhangi bir değişiklik yok. Jeotermal enerji ise 10,5 UScent/kWh rakamı ile destekleniyor.

Yasanın önemli bir özelliği yerli üretimi, yukarıdaki tarifelere eklenecek ilave bedeller ile desteklemesi. Örneğin Türkiye'de üretilmiş rüzgar türbini kanatları kullanırsanız 7,3 cent + 0,8 cent = 8,1 cent destek alıyorsunuz. Türkiye'de entegre bir güneş paneli üretim tesisiniz olursa da ilave olarak 4,8 cent destek alıyorsunuz.

Teknik ve bürokratik konuları geçelim. Yasa, 2015 sonuna kadar kurulacak olan tesisleri kapsıyor, daha sonra kurulacak olan tesisler için ise fiyatları Bakanlar Kurulu belirlemeye yetkili olacak. Yenilenebilir enerji tesislerinin kurulması için Hazine arazileri kiralama bedeli karşılığında kullanılabilecek, bu bedel de %85 indirimli olarak uygulanacak. Ancak bu madde altındaki bir paragraf can sıkıyor. Alıntılamak gerekirse:


Milli park, tabiat parkı, tabiat anıtı ile tabiatı koruma alanlarında, muhafaza ormanlarında,  yaban  hayatı   geliştirme sahalarında,  özel  çevre  koruma bölgelerinde  ilgili Bakanlığın, doğal sit alanlarında ise ilgili koruma bölge kurulunun olumlu görüşü alınmak kaydıyla yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesislerinin kurulmasına izin verilir.

İptal edilen nehir tipi HES projelerinin akıbetlerini değiştirip değiştirmeyeceği tartışılacak bir madde, daha önce Maden Kanunu'ndaki benzer bir maddenin Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmadığını hatırlatalım.

Özetle Yenilenebilir Enerji Yasası'nın son durumu böyle, yasanın gerçekten destekleyici olup olmadığı bir kaç sene içerisinde ne kadar yenilenebilir kaynağın devreye alındığı ile ortaya çıkacak, umarız bir önceki hali gibi Türkiye'nin yenilenebilir enerji potansiyelini çok az değerlendiren bir yasa olarak tarihe geçmez.
 

1 Ocak 2011 Cumartesi

Bina Çatılarında Güneşten Elektrik Üretimi

2010 yılının son haftası içerisinde İstanbul'daki bir ofis binasının teras çatısına fotovoltaik panel kurulumu gerçekleştirdik. Çevre dostu binaların en önemli özelliklerinden biri, elektrik şebekesinden alınan fosil yakıtlara dayalı elektrik enerjisini olabildiğince az tutmak. Mikromorf teknolojisi kullanan bu paneller, yılın her mevsiminde, gölgeli havalarda bile güneş ışığından elektrik üreterek şebekeden alınan elektrik enerjisini azaltacaklar. Daha da önemlisi, böyle bir sistemin varlığı bina sahibinin "yeşil" olma konusunda ne kadar kararlı olduğunu ortaya koyuyor ve ofislerinin üzerinde böyle bir sistemin varlığını gören çalışanlar da enerji verimliliği konusunda bilinçlenmeye ve insiyatif almaya başlıyorlar.

Ülkemizde bugüne kadar çok sınırlı sayıda uygulanan bina fotovoltaik sistemleri, son günlerde ortaya çıkan bir kaç gelişme sayesinde bundan sonra sıklıkla uygulanacaklar gibi duruyorlar. Bunların en önemlisi, artık binalarda yenilenebilir kaynaklı elektrik enerji sistemi kurulmasına izin veren ve ihtiyaç fazlası elektriğin şebekeye satılarak karşılığında ödeme alınmasını mümkün kılan yasa ve yönetmelikler. Aralık ayı içerisinde, sektörün birkaç senedir beklemekte olduğu iki kanun yasalaştı. Ayrıca bugünden itibaren geçerli olan bina enerji kimlik belgesi mevzuatında, binalarda kullanılan yenilenebilir enerji sistemlerinin bina enerji sınıfının yükseltilmesine olan katkısı kabul ediliyor. Yani yüksek bir enerji sınıfına sahip olmak için bir binanın çatısına fotovoltaik sistem kurabiliyorsunuz.

Kurulumunu gerçekleştirdiğimiz sistem ve binalarda fotovoltaik enerji kullanımı konusunda daha fazla bilgiyi aşağıdaki adresten alabilirsiniz:

http://www.mimtasolar.com/

19 Aralık 2010 Pazar

Bina Enerji Modellemesinde Kullanılan Yazılımlar

ABD Oregon eyaletinde bina enerji simülasyonu konusunda profesyonelleri bir araya getiren Building Simulation Users' Group, Ağustos ayında yaptıkları bir anketin sonucunu yayınladılar. Bina enerji modellemesi hizmeti veren 96 uzmanın katıldıkları anket, bina enerji modellemesi için geliştirilmiş bilgisayar programları hakkında faydalı bilgiler içeriyor. Anketin sonuçlarını aşağıda özetliyoruz.

Anket, yeni ve mevcut ofis binaları için kullanılan yazılımlar konusunda sorular içeriyor. Cevaplara göre yeni ofis binaları için mekanik yük hesaplarında kullanılan ilk 5 yazılım sırayla Trane TRACE, Elite Chvac, Carrier HAP, eQuest ve EnergyPlus . Mevcut binalarda ilk 5 ise Trane TRACE, Elite Chvac, eQuest, Carrier HAP ve EnergyPlus.

Bina enerji modellemesi konusunda ise eQuest açık arayla diğer tüm yazılımlara fark atıyor. Yeni binalar için tercihler şöyle:

eQuest (%82)
Trane TRACE (%30)
DOE 2.2 (%20)
EnergyPlus (%15)
Carrier HAP (%7)

Mevcut binalar için ise verilen cevaplar şu dağılımı ortaya çıkarıyor:

eQuest (%77)
Trane TRACE (%24)
EZ Sim (%21)
DOE 2.2 (%18)
EnergyPlus (%13)

Anketin ortaya çıkardığı başka bir nokta, bina geometrisinin enerji modelleme yazılımlarına nasıl girildiği. Yeni binalar için cevaplar, enerji modelleme uzmanlarının hala bina geometrisini yazılımda sıfırdan yaratmak zorunda olduklarını gösteriyor:

- Yazılıma manuel data girişi (%70)
- CAD yazılımından taşıma (%34)
- CAD yazılımından başka programlar aracılığıyla taşıma (%10)
- Bina geometrisi için başka yazılımların kullanımı (%7)
- Revit (%2)
- Revit - Green Building Studio (%2)
- Sketch-Up (%1)
- Open Studio (%1)
- AutoCAD veya Revit'ten gbXML dosyası (%1)

Building Simulation Users' Group'a http://groups.yahoo.com/group/BSUG adresinden ulaşılabilir.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yeni Websitemiz

Sürdürülebilir binalar konusunda verdiğimiz hizmetlere ayırdığımız yeni bir websitemiz var artık. Sizinle paylaşmak istedik:
http://www.eko-yapi.net

10 Aralık 2010 Cuma

İlk Enerji Kimlik Belgesi Verildi!

Dün RENEX ECO fuarı açılışında "Bina Enerji Kimlik Belgeleri"nin verilmesinde kullanılacak olan BEP-TR sisteminin lansmanı yapıldı. Bayındırlık Bakanlığı binasının kimlik belgesi de Bakan Mustafa Demir'e verildi. Daha önce duyurmuştuk, teyid edilmiş oldu, Bayındırlık Bakanlığı binasının enerji sınıfı "E" olarak belirlenmiş. Sayın Bakan'ın bu durum karşısında sıkıntısını gizlememesi de bizi mutlu etti, binanın eskiliği vb. bahaneler ardına sığınmadan bu durumun düzeltilmesi gerektiğini ifade ettiler.

Bakan Mustafa Demir'in konuşmasında önemli bazı noktalar yakaladık, bunları sizlerle paylaşmak isteriz: Öncelikle yazılımın hazır olması sayesinde 1 Ocak'tan itibaren yeni ruhsat alan tüm yapılara "Enerji Kimlik Belgesi" düzenlenmesi şartı da yürürlüğe girmiş oluyor. Henüz bu kimlik belgesini vermeye yetkili olacak uzman eğitimleri tamamlanmış olmasa da eğitici eğitimlerinin tamamlandığını biliyoruz, Ocak başında uzman eğitimi vermeye hazırlanan bir kaç kurum olduğunu da.

Sayın Bakan, 2017'ye kadar tüm bina stokunun kimlik belgesine sahip olmasını hedeflediklerini ve 2012 sonrasında da mevcut binaların kabul edilebilir enerji sınıflarına (D üzeri) getirilmesi için önemli bir yatırım kredisi imkanı sağlamak üzere çalıştıklarını ifade etti. Öncelikli hedefin binaların yalıtım özelliklerinin düzeltilmesi olacağı açık. Ancak, 2017'ye kadar tüm bina stokuna kimlik belgesi verebilecek kadar uzmanın nasıl yetiştirileceği bizim için bir soru işareti. Özellikle de konu sadece "Enerji Verimliliği Danışmanlığı" şirketleri ve bir kaç mühendislik disiplininin tekeline bırakılmış iken. Bu konudaki düzenlemenin sistem işlerlik kazandıkça gözden geçirileceğine inanıyoruz.

Sayın Bakan, 2011 senesi içerisinde 100 adet seçilmiş kamu binasının, bir tanesi de Bayındırlık Bakanlığı'nın kendi binası olmak üzere, enerji sınıfının iyileştirilmesi konusunda bir proje yürüteceklerini de açıkladı. Bu konuda bir önerimiz olacak: Bu binaların bir kısmı ile ilgili enerji kimlik belgesine uygunluğun ötesinde de hedefler belirlenmeli ve birer yarışma ile bu alanlarda projeler geliştirilmesi hedeflenmeli. Örneğin simgesel önemi olan bazı binaların yenilenen ve değer katılan cepheleri ile hem enerji tasarrufu yapmaları, hem de değerlerini arttırmaları mümkün olacaktır. Bir ya da bir kaç bina için "0" emisyon gibi hedefler dahi belirlenebilir ve bu hedefe ulaşmak için yapılan denemelerin örnek olması sağlanabilir. Sanıyoruz konu geliştikçe mimarlık camiası da Arkitera vb. sektörel iletişim kanalları aracılığı ile konuyla ilgili düşüncesinin dikkate alınmasını talep edecektir.

Öğrendiğimiz başka bir konu ise Bayındırlık Bakanlığı'nın yeni bir hizmet binası projesi yürütmekte olduğu ve bu binanın yüksek verimlilikte, yenilenebilir enerji teknolojilerini kullanan, örnek bir bina olacağı. Bu noktada "Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği"nin 20.000 mkare üzerindeki binalarda yenilenebilir kaynakların kullanımını zorunlu kıldığını hatırlatmak isteriz, bu maddenin uygulanması konusunda Bayındırlık Bakanlığı kararlı gözüküyor.

9 Aralık 2010 Perşembe

Siz de Elektrik Üreticisi Olabilirsiniz!

Eğer tüzel bir kişilik iseniz, evet, siz de elektrik üretip ihtiyacınızdan fazlasını dağıtım şirketinize satabilirsiniz... Eğer gerçek bir kişi olarak bu işi yapmaya niyetlenirseniz, üzgünüz, kimse sizden fazla elektriğinizi satın almayacak.

3 Aralık Cuma günü Resmi Gazete'de "Elektrik Piyasasında Lisanssız Elektrik Üretimi" başlıklı bir yönetmelik yayınlandı. Yasa gereği lisans alması gerekmeyen 500 kW altı elektrik üretim tesislerinin şebeke bağlantılarının nasıl yapılacağını düzenliyor bu Yönetmelik. Detaylara girmeden özetlemek gerekirse bir gerçek ya da tüzel kişi kendi ihtiyacını karşılamak için kuracağı toplam 500 kW gücündeki yenilenebilir enerji ya da kojenerasyon tesisleri için ayrı bir şirket kurmak ve lisans almak durumunda değil. Bu yatırımcının bir tüzel kişi olması durumunda toplam üretilen elektrikten toplam tüketimin çıkartılması ile hesaplanan net fazla değer de dağıtım şirketi tarafından tamamen (iletim kayıpları düşüldükten sonra) satın alınmak zorunda. Elektrik üretiminin yenilenebilir kaynaklar ile yapılması durumunda "Yenilenebilir Enerji Yasa"sının belirlediği fiyat satın alma fiyatı olarak tespit edilmiş.

Bunun anlamı nedir? Fabrikanızın ya da deponuzun çatısına bir güneş enerjisi tesisi kurabilirsiniz. Ya da turizm tesisiniz adına bir arazi kiralayıp güneş, rüzgar ya da jeotermal kaynaklardan enerji üretimi yapabilirsiniz. Bu tesislerde üretilen elektrik, her bir fatura okuma döneminde toplam tüketiminizden düşülecek yani bir şekilde elektrik tasarrufu yapmış olacaksınız. Bunun için anlık ölçüm yapan çift yönlü sayaçlar kullanılacak yani elektriğin daha pahalı olduğu gündüz saatlerinde üretilen, örneğin güneşten elde edilen, elektrik size daha büyük bir tasarruf sağlıyor olacak.

Stratejinizi biraz farklı belirleyip toplam tüketiminizin üzerinde elektrik üretecek bir yatırım yapmayı da tercih edebilirsiniz. Düşük enerji tüketimli bir binanız olduğunu varsayalım. Ya da varsayım yapmak yerine gerçek bir örnekten hareket edelim. Fransa'nın "pozitif enerji"li ilk güneş enerjisi projesinin tamamlandığına dair bir haber var elimizde. Yılda 75.000 kWh tüketen bir fabrikada 1500 mkarelik bir alana kurulan fotovoltaik sistemin senede 228.000 kWh üretmesi bekleniyor, 153.000 kWhlik fazla enerji şebekeye beslenebilecek.

Bu yatırımı biraz dikkatli inceleyelim: Güney Fransa'da, senede 228.000 kWh enerji üretecek bir güneş enerjisi yatırımın muhtemel kurulu gücü kaba bir tahminle 190 kW civarındadır. 190 kW'lık bir tesisin uluslararası piyasa fiyatları ile maliyeti 700.000 Euro civarında olacaktır. Yatırımın Fransa'da değil de Türkiye'de yapılmış olduğunu varsayarsak getirileri şu şekilde olacaktır:

- 153.000 kWh 10-15 Eurocent arası olacağını beklediğimiz bir destekleme fiyatı ile dağıtım şirketine satılacak: 15.300 Euro - 22.950 Euro senelik getiri.

- 75.000 kWh elektrik tasarrufu gündüz saatlerinde sağlanacak -> Yaklaşık 18.750 TL = 9.600 Euro

Toplamda 24.900 Euro ile 32.550 Euro arası senelik getirisi olan bir proje, bu rakamlarla 21 ile 28 sene arasında bir geri dönüş sağlayacaktır. Fransa'dan daha elverişli bir konumda (Türkiye'de) kurulan benzer bir tesisin %20 ilave üretim sağlayacağını varsaysak bile süre 17 ila 22 sene arasında gerçekleşecektir.

Bu sürenin finansal bir beklenti ile yapılan bir yatırım için riskli ve uzun olduğu açıkça ortada. Süreyi 10 sene civarına indirmek Türkiye'de binalara entegre güneş enerjisi yatırımlarının ve buna paralel olarak teknoloji geliştirmenin önünü açacaktır, enerji tasarrufuna ve güneşin kullanımına büyük katkı sağlayacaktır. Bu nedenle Fransa'da olduğu gibi binaya entegre yatırımlar için farklı bir tarife olması gerekmektedir. Fransa'nın şu andaki destekleme tarifesi 50 Eurocent/kWh'dir, Türkiye'de buna yaklaşılamayacağını çok iyi biliyoruz ancak binalarda enerji tasarrufunu desteklemek adına Yenilenebilir Enerji Yasası'nda lisanssız sistemler için özel bir düzenleme yapılabileceğine inanıyoruz.

12 Kasım 2010 Cuma

Fotovoltaik Paneller ile Elektrik Üretimi Neden ve Nasıl Desteklenmeli?

Yeşil Bina dergisinin Ekim 2010 sayısında binalarda fotovoltaik sistemlerin desteklenmesi konusunda öneriler içeren bir makalemiz yayınlandı. Yenilenebilir enerji kanun tasarısının tekrar meclis gündemine geldiği bugünlerde, fotovoltaik sistemler ile binalar arasında ilişki kuran bu yazıya aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:

http://www.mimtarch.com/docs/2010-10_pvbuildings.pdf

5 Kasım 2010 Cuma

Yenilenebilir Enerji Yasa Tasarısı Görüşülürken

Haziran ayında T.B.M.Meclis'i gündeminden aniden geri çekilen YEK (Yenilenebilir Enerji Kanunu) Değişiklik Tasarısı 04 Kasım 2010 Perşembe günü görüşülmeye başlanmış. Görüşme tutanaklarına ulaşmak için T.B.M.M. web sayfasındaki bağlantıyı kullanabilirsiniz, yasa ile ilgili görüşmeler 13. sayfadan 37. sayfaya kadar sürüyor. Görüşmeler 09 Kasım 2010 Salı günü devam edecek.

Meclis Enerji Komisyonu ile Hükümet arasında Yenilenebilir Enerji destekleme fiyatları ve yerli üretimin desteklenmesi konularında görüş aykırılıkları olduğu görülüyor. Komisyon üyeleri, üzerinde anlaştıkları destek fiyatlarının önergelerle Hükümet tarafından aşağıya çekileceğini öngörüyorlar. İlgi alanımız olan "güneş enerjisi"nden örnek vermek gerekirse Komisyon'un önerisi 15 Eurocent/kWh destekleme fiyatı iken, Hükümetin önerisinin 10 Eurocent/kWh olacağı bekleniyor, ki bunu daha önce de yazmıştık. 15 Eurocent dahi yatırımcılar ve sanayiciler tarafından düşük bulunurken 10 Eurocent ile nasıl yatırım yapılabileceğinin cevabını ise Hükümet adına konuşan Bakan Yıldız , AB ve ABD kökenli iki firmanın kendilerine tekliflerinin bu yönde olduğunu ifade ederek cevap veriyor.

Hangi firmalar olduklarını bilmiyoruz bu iki firmanın. Bu fiyatlarla bir yatırım yapılabilir mi? Elbette yapılır, yüksek sermaye gücüne sahip, yatırımın teknik ve siyasi risklerini karşılayabilecek kadar güçlü bir ya da iki firma 60-65 milyon dolar yatırımla Türkiye'de birer güneş enerjisi santraline sahip olabilirler. Yurtdışından paneller, invertörler ve kablolar gelir, kar da yurtdışına gider. Ama Bakan Yıldız'ın vurguladığı gibi: "Tamam, yani, Allah'ın güneşi bizim ülkemizde her zaman var ama buradan elde edilecek getirilere kime gidecek. Bizim ülkemizin insanına gidecekse hep beraber bunu yapmamız lazım."

Bu fiyatlarla yapılacak bir yatırım güneş enerjisi tesislerini Türkiye'nin her yerine yaymaz. Bu fiyatlarla yapılacak bir yatırım istihdam yaratmaz. Bu fiyatlarla yapılacak yatırım Türkiye'de güneş enerjisi konusunda teknoloji geliştirmeyi de üretimi de desteklemez. Bu fiyatlarla yapılacak yatırım enerji üretiminin demokratikleşmesini desteklemez aksine Türkiye'nin güneşini bir kaç küresel şirketin tekeli altına sokar.

TBMM Enerji Komisyonu'nda tüm partilerin temsilcilerinin uzlaştıkları ve tekliflerinin arkasında durdukları görülüyor. Hükümetin de bu iradeye saygı göstermesi ve yasa tasarısını geriye götüren önergelerle çıkacak kanunu işlemez hale getirmemesi beklentimizdir. Sadece "ucuz elektrik" üretmek kaygısı ile alınan kararlar nedeniyle dere tipi HESlerde gelinen durum ortada iken, 2005'den beri desteklenen rüzgar enerjisinden elektrik üretimi konusunda beklenen kapasitelere ulaşılamamış iken Yenilenebilir Enerji Kanunu'nu bir kez daha kadük hale getirmeye Hükümet'in hakkı yoktur.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Bir Enerji Demokratının Hayatı: Hermann Scheer

Yenilenebilir enerji teknolojisi ve kullanımı konusunda önde gelen ülkelerden biri olan Almanya’da bu işin arkasında olan en önemli isim sosyal demokrat milletvekili Hermann Scheer 66 yaşında vefat etti. Yenilenebilir enerjinin ülkemiz ve dünya için anlamını kavramak için Scheer’in hayatı ve düşünceleri yol gösterici niteliğinde.

Scheer, öncelikle yenilenebilir enerji kaynakları konusunda bir uzman ve öncüydü. EUROSOLAR, World Council for Renewable Energy ve International Renewable Energy Agency (IRENA) gibi uluslararası kuruluşların oluşmasında çok önemli bir rolü vardı. 1980 senesinden bu yana milletvekili olduğu Alman parlamentosunda yenilenebilir enerjilerinin desteklenmesi ve toplumda yaygınlaşması için kendini angaje etti ve bugün dünyanın yaklaşık 50 ülkesinde benzer şekillerde uygulanan Alman “Yenilenebilir Enerjiler için Elektrik Geri Besleme” yasasının çıkmasını sağladı. Bu yasa, herkesin yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üreterek şebekeye vermesini ve bunun karşılığında kilowatt saat başına yaptığı yatırımın geri dönüş süresini makul bir seviyeye çekecek seviyede bir ödeme almasını mümkün kıldı. Bu şekilde sübvanse edilen fotovoltaik gibi teknolojilerde talep patlaması yaşandı ve ekipman üretim kapasitelerinin artması yoluyla yatırım maliyetleri önemli ölçüde azaldılar. Yasanın, Scheer’in de önem verdiği en önemli noktalarından biri, sadece büyük yatırımları değil, bir ev çatısına kurulacak ufak sistemler gibi kişiler tarafından yapılacak yatırımları da kapsamasıydı.

Scheer için yenilenebilir enerji teknolojileri, dünyanın ihtiyacı olan ekolojik dönüşümü gerçekleştirmek için önümüzde hazır duran araçlardı. Tüm siyaset hayatı boyunca, bu araçların toplum tarafından tanınması için uğraştı. Nükleer enerjiye karşı olmakla beraber hiçbir zaman Yeşiller Partisi altında siyaset yapmayı düşünmedi. Onun için yenilenebilir enerji teknolojileri, iki açıdan sosyal demokrat düşünceye uygundular. Birincisi, yenilenebilir enerjilerin merkezi olmayan üretim modeli sayesinde yerel katma değerin ortaya çıkması ve insanların enerji üretimi konusunda daha fazla kontrole sahip olabilmeleri idi. İkincisi, fosil yakıtlara olan bağlılığımızın üçüncü dünya ülkelerini köleleştirdiğini düşünüyordu.

Temelde ekolojik dönüşüm için gerekli olan itici gücün toplumdan geleceğine inanan ve demokrasinin asıl sonucunun bu olması gerektiğine inanan biri olan Scheer, tüm dünyayı düşük enerji tüketimli evler ve bu evlere entegre yenilenebilir enerji teknolojilerinin tanıtımı için dolaştı. Hedefinde hep çiftçiler, küçük işletme sahipleri, mimarlar gibi yakın çevrelerinde değişime yol açabilecek insanlar vardı. Siyasi hayatında ise yaptığı mücadele o kadar başarılı oldu ki, bugün senelik cirosu 10 milyar Euro, yaklaşık 60,000 kişinin istihdam edildiği ve Almanya’nın en önemli ihracat kalemlerinden biri olan fotovoltaik sektörü varlığını ona borçlu olduğunu açıkça ifade ediyor.

Yenilenebilir enerjiler Türkiye’de de güncel bir konu. İlk adımların atıldığı 2005 senesinden bu yana, devletin bu konuya nasıl bir yaklaşım sergileyeceği merakla bekleniyor. Bugüne kadar Türkiye’de 1.2 GW kapasiteye sahip rüzgar santrali kuruldu, ancak güneş enerjisinin elektrik üretiminde kullanımı konusunda bir devlet politikası veya siyasi parti programı yok. Bunlar dışındaki yenilenebilir enerji kaynakları olan jeotermal ve biyokütle konusunda ise cüzi miktarlarda üretim yapılıyor. Hidroelektrik enerji ise, temelde yenilenebilir olmakla beraber, birçok çevresel problem içerdiği için ekolojik dönüşüm konusunda soru işaretleri içeriyor.

Teknolojik ve bürokratik soru işaretlerinin arkasında, aslında Türkiye’de hiç tartışılmayan konu, yenilenebilir enerjinin toplum ve demokrasi ile olan bağı. Hermann Scheer’in hayatı da, dünyanın en demokratik ülkelerinden birinde bile, ancak kişisel mücadele ve inancın toplumu harekete geçirebildiğini ve enerji siyasetinde değişime yol açabildiğini gösteriyor.

NOT: Yenilenebilir enerji üzerine Scheer’in yazdığı aşağıdaki kitaplardan düşünceleri konusunda daha fazla bilgi alınabilir:
A Solar Manifesto, Hermann Scheer
The Solar Economy: Renewable Energy for a Sustainable Global Future
Energy Autonomy: The Economic, Social and Technological Case for Renewable Energy

7 Ekim 2010 Perşembe

Ne oluyor? Ne yapıyoruz?

Habere rast gelmiş olabilirsiniz, Obama yönetimi Beyaz Saray'ın çatısına güneş panelleri yerleştirmeye karar vermiş, hem elektrik, hem de sıcak su elde etmek üzere. "350 Kampanyası" düzenleyicileri bir süredir sivil toplum baskısı kuruyorlardı Beyaz Saray üzerinde, işe yaramış gözüküyor, Obama, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı için zaten verdiği yasal ve parasal desteğe somut da bir mesaj eklemiş oldu.

Kuzey Amerika'da başka gelişmeler de var güneş enerjisi alanında. Kanada'da, Ontario eyaletinde dünyanın en büyük fotovoltaik enerji tesisi 4.650 dönüm arazi üzerinde (karşılaştırma için Atatürk Havalimanı arazisinin 11.800 dönüm olduğunu söyleyebiliriz) faaliyete geçti. Toplam 80 MW (megawatt) kurulu gücünde. Bu noktaya dikkat edelim, 80 MW kurulu güç şu anda Karadeniz derelerinde inşa edilmek istenen dere tipi HESlerin çoğunun güçlerinin kat kat üzerinde bir gücü ifade ediyor, örneğin Kastamonu Loç Vadisi'nde köylülerin yapımını engellemeye çalıştıkları HES'in 4 katı gücünde... HES'in kurak dönemlerde çalışamayacağı da düşünülürse enerji üretim miktarları arasındaki farkın daha da fazla olmasını beklemek hayal değil... Hiç bir tahribata yol açmayan bir güneş enerjisi tesisi ile karşılaştırdığınızda, ondan dört kat daha az güçlü ama 7 km.'lik, 4000 nüfus barındıran doğa harikası bir vadiyi yok etmesinden korkulan bir HES projesini yenilenebilir enerji kaynağı olarak kabul etmemiz nasıl bekleniyor?


"En temiz enerji tasarruf edilendir"... Bayındırlık Bakanlığı, "Bina Enerji Kimlik Belge"lerinin verilmesini sağlayacak olan BEP-TR yazılımının hazırlıklarını sürdürüyor. Sistem tam olarak işlerlik kazandığında yeni binaların da, mevcut binaların da enerji performansları birbirleri ile karşılaştırılabilir şekilde belgelenmiş olacak. Yazılımın dayandığı algoritma ile halihazırda analizi yapılmış olan iki bina var Türkiye'de: Başbakanlık binası ve Bayındırlık Bakanlığı binası. Her ikisinin de durumu pek parlak değil, "E" sınıfı oldukları ortaya çıkmış. Binaların çok eski binalar olmaları nedeniyle mazur görülebilir bir durum belki ama Türkiye'nin geri kalanına örnek teşkil etmesi gereken kurumların binalarında iyileştirme programları olup olmadığını da merak ediyoruz. Örneğin Başbakanlık binasına, Beyaz Saray'da olduğu gibi bir güneş enerjisi sistemi kurulmasını önersek, nasıl bir cevap alırız acaba?

Hükümet, her fırsatta güneş enerjisini çok da fazla ciddiye almadığını gösteriyor. Teşvik tarifelerinin bir türlü çıkartılmaması bir yana, tarifeler ile ilgili olarak telaffuz edilen rakamların da (10-12 Eurocent/kWh) dünyadaki örneklerine göre düşüklüğü bu yaklaşımın işaretleri. O nedenle herhalde Başbakanlık binasının enerjisinin bir kısmını güneş enerjisinden elde ettiğini görmemiz için uzun süre beklememiz gerekecek.

Yine de süreci hızlandırmak her zaman olduğu gibi sivil toplumun elinde. 10 Ekim Pazar günü iklim değişikliğine karşı küresel aktivizm günü. "350 Kampanyası" şemsiyesi altında biraya gelen aktivistler, dünyanın bir çok yerinde çeşitli eylemlerle iklim değişikliği politikaları konusunda dikkat çekmeye çalışacaklar. Türkiye'de de eylemler var, 350 kampanyası sitesinden ya da http://www.350hemensimdi.org/ adresinden siz de sesinizi başkaları ile birlikte duyurmak isteyebilirsiniz. Olur da giderseniz, belki "Başbakanlık'ta güneş enerjisi" istediğinizi de birilerine söylemek fırsatı ele geçirirsiniz.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Elektrikli Otomobiller Çözüm mü?

Sürdürülebilir yaşamın ve sürdürülebilir şehirciliğin yeni bir boyutu olarak lanse edilen elektrikli otomobiller, son zamanlarda basın ve yayın kuruluşlarında sıklıkla yer buluyorlar. Kavram kargaşası ve konunun tam olarak anlaşılmaması nedeniyle, elektrikli otomobillerin iklim değişikliği ve fosil yakıtların tükenmesi dertlerine deva olabilecekleri sanılıyor. Böyle bir senaryonun hangi şartlar altında gerçekleşebileceğinden ise pek bahsedilmiyor.

Biliyorsunuz Renault Türkiye elektrikli otomobil üretimine başlayacağını açıkladı, bundan kısa bir süre sonra da İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile bir protokol imzalandı. Protokolle ilgili çıkan haberlerde şu cümleler kullanılıyor:

“İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Renault Türkiye arasında, İstanbul'un altyapısının, karbondioksit salınımı çok düşük doğa dostu elektrikli otomobile 2011 yılına kadar hazır hale getirilmesi için işbirliği protokolü imzalandı.” (Cumhuriyet, 19.07.2010)

“(Oyak Renault Fabrikaları Genel Müdür Tarık) Tunalıoğlu da, karbon salınımı sıfır olan elektrik motorlu otomobiller üretmeyi ve herkesin kullanımına sunmayı hedeflediklerini...” (Cumhuriyet, 19.07.2010)

Öteki taraftan Renault'un Fransız patronu Patrick Pelata, Almanya gibi bir ülkede elektrik otomobillerin geniş anlamda kullanımının CO2 salımının azaltılması açısından hiçbir faydası olmadığını ve bu nedenle bu ülkede elektrik otomobil satmayacaklarını açıkladı (WirtschaftsWoche, 20.09.2010). Bunun nedeni, ülkedeki elektrik üretiminin %60'ının kömür ve doğalgaz kaynaklı olması. Merkezi elektrik santrallerinde bu kaynaklardan üretilen elektriğin iletim sürecindeki kaybı da göz önüne alındığında, benzin veya dizel yerine elektrik kullanmanın CO2 salımlarına herhangi bir faydası olmuyor.

Buna karşılık Danimarka'da elektrik üretiminin çoğu rüzgar ve biyokütleden gerçekleştirildiği için, fosil yakıtla çalışan otomobillerden elektrikli otomobillere geçilmesi durumunda CO2 salımlarının neredeyse sıfırlanması söz konusu (bkz. grafik). Fransa'da da elektriğin büyük bir kısmı nükleer santraller ve barajlardan üretiliyor, yine elektrikli otomobiller CO2 salımlarında düşüş sağlıyorlar (bkz. grafik).

Kısacası elektrikli otomobiller söz konusu olduğunda motor ve pil verimliliklerinin yanında elektrik enerjisinin kaynağının da göz önüne alınması gerekiyor. Almanya'da elektrikli otomobillerin kilometre başına salacakları şebeke elektriği kaynaklı 132 gr. CO2, modern bir dizel otomobilin salımından daha fazla.

Almanya'ya benzer bir şekilde elektrik üretiminin çoğunluğunu kömür ve doğalgaz kaynaklarından gerçekleştiren Türkiye'deki durumun da bu şekilde incelenmesi gerekiyor. Eğer otomobil şarj istasyonlarına iletilecek elektriğin üretiminde Almanya kadar fazla CO2 salımı gerçekleşiyorsa, yollara elektrikli otomobillerin çıkması aslında ülkemizin CO2 salımlarında düşüşe değil, artışa sebeb olabilir.

Sahi, Türkiye'nin CO2 salımlarını azaltma konusunda bir hedefi var mı?