30 Eylül 2009 Çarşamba

Yatay Şehirler / Dikey Şehirler

Bir süredir Boğaz'a üçüncü köprülü bir karayolu geçişi yapılmasının doğru olup olmayacağı konusunda hararetli bir tartışma sürüyor. İstanbul'da yaşayanların böyle bir kararda söz hakları olmadığından olsa gerek proje ile ilgili net bilgi edinmek mümkün değil, bugünlerde Belediye Meclisi'nin kararının beklendiği söyleniyor. Konunun uzmanları ve ilgililerinin korkularının temelinde yeni inşa edilecek köprü bağlantılı otoyolun kuzey ormanlarının içinden geçeceği ve bu bölgelerdeki yapılaşma baskısını arttırarak İstanbul'un ciğerleri ve su kaynaklarının tahribatını hızlandıracağı gerçeği yatıyor. Amaç, köprü geçişlerindeki trafiği rahatlatmaksa bunun mevcut köprülerden bir tanesinin yanına yapılacak ilavelerle ve mevcut otoyollarda yapılacak basit genişletmeler ve eklemeler ile çözülebileceğini savunanların sayısı azımsanamayacak ölçekte. Kaldı ki güney aksında inşa edilmekte olan metro sistemi Marmaray'ın ve ihalesi yapılmış olan lastik tekerlekli küçük araç denizaltı geçidinin de köprüler üzerindeki trafik yükünü büyük ölçüde azaltacağı beklenmeli. Bu arada ulaşımın küresel ısınmadaki payının %12 olduğunu ve bu nedenle bireysel ulaşımı teşvik eden yatırımları desteklemenin de sera gazları emisyonunu azaltma hedeflerine uygun olmadığını hatırlatalım.

Ama bir gerçek var: Nüfus artıyor ve şehirler büyüyor. Dünya genelinde ölüm oranı düştükçe, nüfus arttıkça ve kırsaldan kente göç devam ettikçe şehirlerdeki nüfusun azalmasını bekleyemeyiz. Bu durumda şehirlerin hangi yönde büyüyecekleri sorusu çok büyük bir önem kazanıyor: Yatay büyüme mi, dikey büyüme mi?

Her şeyden uzak, sessiz, ağaçlar ve yeşillikler içerisinde bir yaşam hayalini reddetmek çok kolay olmasa gerek. Yatay olarak büyüyen şehirler bu hayali gerçeğe dönüştürebiliyor. Şehirden kilometrelerce uzakta, bir "suburb"de iki katlı, sadece size ait olan bir ev aslında ne kadar da mutluluk verici ve "yeşil" geliyor kulağa değil mi? Oysa madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerekli. Toplu taşıma imkanının muhtemelen çok sınırlı olması nedeniyle şehrin dışındaki yaşam noktanıza ulaşmak için harcamak zorunda olduğunuz petrol türevli yakıt; hizmetleri ulaştırmak için salınan sera gazları; inşaat esnasında tahrip edilen yeşil örtü hatta orman; altyapı hizmetlerini ulaştırmak için ayrılan kaynaklar ve yapısı değiştirilen doğa (mesela nehir yatakları) yatay büyüyen bir şehrin getirdiği sorunların bir kısmı. İlgisini çekenler için yakın zamanda sonuçlanmış, "Redesigning Suburbia" başlıklı, yatay büyümenin yarattığı sorunlara çözümler arayan bir yarışmanın kazanan projeleri buradan incelenebilir.

Dikey büyüyen yani birim alanda yaşayan nüfusun yüksek olduğu şehirler ise, ne kadar insani ölçüleri zorladıkları düşünülse de, sürdürülebilirlik açısından fırsatlar yaratıyorlar. Öncelikle azalan ulaşım talebi ve artan toplu taşıma imkanı ve hatta şehrin yürünebilir ya da bisiklet kullanılabilir olması şehrin toplam sera gazı salınımlarını azaltıyor. Yüksek binaların daha iyi mühendislik gerektiren yapılar olması enerji kullanım verimliliklerini arttırıyor. Birarada yaşama pratiği kaynakların israfını önleme yönünde çalışıyor. Binalar ve yollar için yeşil örtünün ve toprağın tahrip edilmesinin önüne geçiliyor.

Bu konuda yazılmış bir kitap yakınlarda yayınlandı: David Owen'in "Green Metropolis: What The City Can Teach The Country About True Sustainability" isimli kitabında Manhattan adası dünyanın en yoğun ve bu nedenle sürdürülebilirlik açısından en verimli şehirlerinden bir tanesi olarak tarif ediliyor. New York'un sürdürülebilirlik konusundaki gerçek sorunlarının ısıtma, aydınlatma, soğutma vb. nedeniyle azaltılması gerekecek olan sera gazı salınımları olmadığı, aksine bu konularda zaten sınırlarda olan bir şehir olduğu ancak bu verimli şehirden güvenlik, eğitim vb. nedenlerle kaçışın engellenememesinin daha büyük bir sorun olduğu şeklinde bir tez savunuluyor. Biraz düşününce, katılmamak elde değil gibi...

29 Eylül 2009 Salı

Okyanuslara Etki

İklim değişikliğine karşı bir çözüm olarak atmosferdeki fazla karbondioksit'in okyanuslarda depolanması yönünde araştırmalar yapıldığına dair haberlerle karşılaşıyoruz bazen.
Oysa sanayi devriminden bu yana okyanuslar tarafından atmosferden artan miktarda emilen karbondioksit, suyun asitlik derecesini arttırarak okyanus ekosistemini tahrip ediyor. Mercan kayalıkları ve kabuklu okyanus canlıları bu tahribatın öncelikli kurbanları.
Konuyu anlatan "Acid Test" isimli belgesel ile ilgili haberi okuyabilir ve belgeseli internet üzerinden izleyebilirsiniz .  

21 Eylül 2009 Pazartesi

Galatasaray Seyrantepe Stadı ve Binalara Entegre Güneş Enerjisi Sistemleri

Bugünkü Hürriyet Gazetesi'nde 9. sayfadaki haberin başlığı "Maliyet yükü fazla geldi, Seyrantepe güneşle aydınlanmayacak." Haberden TOKİ'nin başta Seyrantepe stadyumunu güneş pillerinden (fotovoltaik piller) kazanılan enerjiyle aydınlatma düşüncesinde olduklarını, ancak iki nedenle vazgeçtiklerini öğreniyoruz:

1. Çatıya fazla statik yük binmesi,
2. Maliyetlerin fazla olması (haberde bakım maliyetleri deniyor, ancak iyi kurulmuş bir fotovoltaik sistemin son derece az bakım gerektirdiğini biliyoruz, büyük ihtimalle yatırım maliyeti denilmek istendi).

Bu haber sanırım binalara entegre fotovoltaik sistemlerin tartışılması açısından iyi bir başlangıç noktası. Baştan belirtmem gerekir ki, verilen her iki sebep de geçersizdir. Daha kötüsü, TOKİ'nin çıkış noktası yanlıştır.

2008 senesinin Ekim ayından beri yürürlükte olan Enerji Kaynaklarının ve Enerjinin Kullanımında Verimliliğin Arttırılmasına Dair Yönetmelik, TOKİ'nin konut projelerinde güneş enerjisindan faydalanma imkanlarının analiz edilmesini öngörüyor. Yine Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği'nde yeni yapılan yapılarda yenilenebilir enerjinin kullanımını destekleyen maddeler var. TOKİ, iyi bir niyetle üzerine düşeni yerine getiriyor. Nitekim İstanbul Kayabaşı'nda inşaatı devam eden toplu konutların şartnamelerinde fotovoltaik sistemler bulunuyor. Aynı şekilde Seyrantepe stadına da böyle bir sistemin kurulup kurulamayacağı tartışma konusu yapılmış.

Binalarda yenilenebilir enerjinin kullanımı konusunda Türkiye'de yanlış bir görüş yerleştiğini, son zamanlarda ortaya çıkan projelerde görebiliyoruz. Bu görüşe göre, rüzgar veya güneş enerjisi gibi sistemler, üzerinde kurulu oldukları binanın ihtiyacını karşılamak için kurulmalıdırlar. Yani sanki binadaki ampülleri yakan elektronlar, bu sistemler sayesinde artık dağıtım şebekesinden değil çatıdaki güneş panellerinden gelecektir.

Böyle bir görüşün yerleşmesinin bence iki sebebi var. Birincisi, Türkiye'nin binalarda yenilenebilir enerji kullanımı bugüne kadar sadece termal kollektörler ile olmuştur ve bunlar gerçekten de çatısında bulundukları binanın sıcak su ihtiyacını karşılamak için kurulurlar. Buradan yola çıkarak tüm yenilenebilir enerji sistemlerinin bu şekilde çalıştıkları düşünülüyor.

İkinci sebep ise, bu tür yenilikçi teknolojilerin dar bir çerçeve içerisinde değerlendirilmesi. Bunun arkasında yatan en büyük neden de, yenilikçi teknolojilerin genel toplumsal faydalarının değil, sadece uygulama noktalarında ortaya çıkan özel ve kısa vadeli faydalarının göz önüne alınması.

Nitekim bir fotovoltaik sistemi, üzerinde kurulu olduğu bina ile sınırlandırıp analiz ettiğinizde, pek bir faydası yoktur. Fotovoltaik sistemler, sadece güneşin gökyüzünde olduğu açık havalarda ve gündüz saatlerinde elektrik üretimi yapabilirler. Aydınlatma ihtiyacı ise binalarda akşam saatlerinde daha fazla olmaktadır. Belki binanın, öğle saatlerinde en çok çalışan klimalarını fotovoltaik sistemler ile desteklemeyi düşünebilirsiniz, ancak genellikle sınırlı çatı yüzeylerine kurulu sistemler klimaların gerektirdiği anlık yükü karşılayamazlar. Yani burada en büyük problem, talep ve arzın aynı anda meydana gelemiyor olmasıdır.

Tabi enerjideki talep ve enerjideki arz farklı zamanlarda meydana geldiğinde bu sorunu geçici depolama sistemleri kullanarak (akü veya benzeri) daha yüksek maliyetlerle ve binanızda akülerin bulunacağı bir alan ayırarak çözmeniz mümkündür. Ancak size şu bilgiyi verdiğimde benim kafam bu işe hiç yatmadı demeniz kuvvetle muhtemel: Binalara entegre fotovoltaik sistemlerin, bugün varolan teknolojileri ile, bir binanın yıllık elektrik ihtiyacının tamamını karşılaması neredeyse imkansız (istisna: büyük çatı yüzeyine sahip iki veya üç katlı düşük enerji tüketimli binalar veya müstakil evler). Yani şebekeden elektrik satın almaya devam etmeniz gerekiyor.

İşte bu nedenle, fotovoltaik sistemlerin binaların elektrik ihtiyaçlarını karşılayacakmış gibi lanse edilmeleri sorun teşkil ediyor. Bunun farkında olan müteahhitler, güneş enerjisini projelerine dahil ederken sadece ortak aydınlatmanın karşılanacağı gibi vaatlerde bulunuyorlar (TOKİ Kayabaşı şartnamelerinde bu şekilde geçiyor). Veya bir stadyumun aydınlatmasının güneş enerjisi ile karşılanacağı gibi (bu da ortak aydınlatma aslında), yenilenebilir enerji mühendisliğinde yeri olmayan bir kavram ortaya atılıyor.

Güneş gibi yenilenebilir enerji teknolojilerinin binalara entegrasyonunun yaygınlaşması ile birlikte dünyada yeni bir kavram ortaya çıktı: Distributed Generation, yani Dağınık Üretim. Büyük kapasiteli termal ve hidroelektrik santrallere dayalı tüketim noktalarından uzak merkezi üretim yerine, tüketim noktalarına yakın noktalarda üretim yapmak, yüksek gerilimli iletim hatlarındaki kayıplardan dolayı çok daha verimli. Ayrıca genellikle kömür veya doğalgaza dayalı merkezi santrallerin sebep olduğu sera gazı salımları, Dağınık Üretim sistemlerinde daha az (kullanılan teknolojiye bağlı olarak - güneş enerjisi kullanıldığında sera gazı salımları hiç yokken, mikro-kojenerasyon kullanıldığında salımlar mevcut, ancak düşük düzeyde).

Dağınık Üretimin yakın bir zamanda, tüm ülkelerin en büyük yatırım kalemi olan elektrik üretim ve iletim şebekelerinin yerini alması mümkün değil, ancak sürekli bir şekilde desteklenerek geliştirilmesi söz konusu. Avrupa ülkelerinde ve Japonya'da bu uzun süredir söz konusu, ABD de ise yükselen enerji fiyatlarına ve enerjide dışa bağımlılığa karşı yeni hükümet tarafından ciddi anlamda destek görmeye başladı.

Dağınık Üretim çerçevesinden baktığımızda binalara kurulan yenilenebilir enerji sistemleri, dağıtım şebekeleri ile paralel çalışıyorlar. Elektronlar her zaman en yakındaki yüke aktıkları için, bina içerisinde bir talep söz konusu ise önce bu talebi karşılıyorar. Fazla elektrik enerjisi olması durumunda bu şebekeye geri besleniyor, yine en yakındaki elektrik tüketicisine taşınıyor. Yıllık olarak baktığımızda, sistemin şebekeye beslediği elektrik miktarı, binanın şebekeden aldığı elektrik miktarından fazlaysa, bina Dağınık Üretim sistemi kapsamında bir mikro enerji santrali gibi davranmış oluyor.

Böyle bir sistemde elektrik arz ve talebinin zamanlarının farklı olması sorunu da, bir depolama sistemi kurmadan çözülmüş oluyor. Aslında depo şebekenin kendisi oluyor, çünkü bina ihtiyacı olmadığı zaman şebekeye elektrik beslerken (örneğin gündüz vakti), ihtiyacı olduğu zaman da bu elektriği şebekeden çekebiliyor (örneğin fotovoltaik sistemlerin çalışmadığı gece vakti).

Şebekeye geri besleme konusunda dağıtım şirketlerini ilgilendiren yasal ve teknik düzenlemelerin yapılmasının dışında, böyle bir sistemin çalışması için tüm bileşenler şu anda ülkemizde mevcut. En önemlisi 2005 yılından beri yürürlükte olan Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Üretimi İçin Kullanılmasına Dair Kanun. Ancak kamuoyu ve sektörlerden herhangi bir talep olmadığı ve dağıtım şirketlerinin bu konuda cesaretlendirici bir çalışmaları olmadığı için henüz harekete geçilemiyor. Sonuçta da binalarda yenilenebilir enerjinin kullanımı, daha entegre ve daha verimli bir enerji sistemi olan Dağınık Üretimin dışında değerlendiriliyor.

Seyrantepe stadına geri dönersek: Böyle bir yapıya fotovoltaik panellerin entegrasyonu son derece uygundur ve ülkemizde yenilenebilir elektrik enerjisinin sadece rüzgar çiftliklerinden ibaret olmamasını sağlayan bir başlangıç noktası olabilir. Nedenlerini sıralamak istiyorum:

1. Stadyumun aydınlatılması, fotovoltaik panellerden gelecek elektronların floodlight'ları çalıştırılması ile zaten mümkün değil. Zaten aydınlatmaya gece ihtiyaç vardır ve o zaman panellerden hiçbir enerji alamazsınız (sektörden bir firma yetkilisi gazetelere fotovoltaik sistemlerin ayışığından da elektrik üretebildiğini açıklamıştı, ancak bu ne yazık ki mümkün değil)

2. Sistemi şebekeye bağlı olarak kurduğunuzda, stadyum gündüz ürettiği ve harcamadığı elektriği şebekeye geri verecektir. Bu elektrik, stadyum yakınındaki yapıların elektrik ihtiyacı için şebeke tarafından taşınacaktır ve ne yüksek gerilim hatlarında taşındığı için trafo kayıplarına sebep olacaktır, ne de karbondioksit gibi sera gazı salımlarına yol açacaktır.

3. Gece floodlight'lar için gereken elektrik şebekeden alınacaktır. Tabi bir stadyumun sadece aydınlatma için elektrik ihtiyacı yoktur, tüm kontrol sistemleri, anons sistemleri, basının kullanacağı ekipmanlar, kapalı mekanlardaki iklimlendirme için de elektrik enerjisine gerek vardır.

4. Senelik olarak baktığınızda, stadyum bir net elektrik satıcısı da olabilir, elektrik alıcısı da (fotovoltaik panellerin yerleştirildiği çatının yüzey alanına ve yapı içi elektrik tüketimine bağlı olarak). Ancak her iki durumda da, fosil yakıtlarına dayalı elektrik tüketimine olan talebin azalması söz konusu olacaktır.

5. Stadyumun çevresinin açık ve gölgelendirme yapacak başka yapılardan yoksun olduğu, ayrıca stadyum geniş bir çatı yüzeyine sahip olduğu için binaya entegre fotovoltaik sistem için ideal bir adaydır.

6. TOKİ tarafından vazgeçmenin sebeplerinden biri olarak çatıya aşırı yük binmesi verilmiş. Günümüzde fotovoltaik paneller çok çeşitli şekillerde üretiliyorlar. İnce film olarak adlandırılan teknolojide, m2'ye sadece 3 ila 4 kg.'lık bir yük ile çatıları fotovoltaik paneller ile kaplamak mümkündür. Sanırım analizlerini yaparken sadece kristalin teknolojisine sahip ağır panelleri göz önüne almışlar. Zaten bu tür panelleri estetik kaygılardan dolayı değerlendirme dışında tutmaları gerekirdi. Burada üzerine basmak istediğim konu, yeni yapılan yapılarda fotovoltaik sistemlerin inşaat ve mimari ihtiyaçlara göre seçilebilmeleridir. Dahası çatının tasarımı sırasında fotovoltaik elemanların mimari projeye girmiş olmaları gerekir, çünkü sonuçta yeni yapılan bir binada çatıya fotovoltaik sistem eklemek diye birşey söz konusu değil, söz konusu olan entegrasyondur (bu nedenle binalara entegre sistemlerden bahsediliyor). Siz stadyum çatı malzemesini, içerisinde fotovoltaik hücrelerin de bulunduğu bir malzemeden seçip uygulanmasını şart koşarsanız, çatınızı herhangi bir ek sistem kurmaya gerek kalmadan zaten enerji üretir bir hale getirmiş oluyorsunuz.

7. Aynı sebeplerden dolayı yeni yapılara fotovoltaik sistemlerin entegrasyonu, eski yapılara ek yapmaya göre daha düşük maliyetli olmaktadırlar. Çünkü fotovoltaik elemanlar, alışılagelmiş yapı elemanlarının yerine geçerek maliyetlerini ofset etmektedirler. Bu nedenle stadyum çatısına kurulacak fotovoltaik sistemin maliyetinin ne ile karşılaştırılarak yüksek bulunduğu önemlidir.

Seyrantepe stadyumunun çatısındaki bir fotovoltaik sistem, bir tek stadyumun kendi elektrik ihtiyacı incelendiğinde faydalı olmayabilir. Ancak bu tür binaya entegre sistemlerin çoğalması, ülkelerin elektrik üretim ve dağıtım sistemlerinde ciddi faydalar meydana getirmektedirler ve bu nedenle devletler tarafından desteklenmektedirler. Bu faydaların en önemlisi merkezi elektrik üretimine bağlı sera gazı salımlarının azaltılmasıdır.

Dilerdim ki böyle bir proje Enerji Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı'ndan da destek görsün ve Türkiye'de Dağınık Üretimin yaygınlaşması konusunda bir başlangıç olsun.

Tabii böyle bir projenin İstanbul'a ve Galatasaray kulübüne kazandıracağı prestiji de gözden kaçırmamak lazım. Örneğin Tayvan, bu sene inşa ettiği bir stadyum sayesinde hem ülkesinin, hem 2009 Dünya Oyunları'nın, hem de kendi fotovoltaik endüstrisinin reklamını başarılı bir şekilde yapıyor:

http://www.guardian.co.uk/environment/2009/may/20/taiwan-solar-stadium

15 Eylül 2009 Salı

Selin Düşündürdükleri

Geçtiğimiz hafta aşırı yağışlar dolayısıyla İstanbul'da yaşanan sel felaketi, ölümlere yol açmış olması sebebiyle son derece düşündürücüdür. Metropol bir şehrin en gelişmiş bölgelerinden birinde, uluslararası havaalanına, sayısız ofis binasına, depoya veya endüstriyel işletmeye ulaşmak için en sık kullanılan otomobil yollarından birinin olduğu bölgede suda boğularak can verme olasılığı, heralde çok az insanın felaket öncesi aklına getirdiği bir olgudur. Ne var ki risk analizi ile uğraşmayan şehir planlamacılığı ve bürokratından şöförüne her seviyedeki ihmalkarlık bu sonucu getirdi.

Felaketin hemen sonrasında sorumlular aranmaya başlandı, ancak bu konuda da fazla derinlemesine düşünülmediği ortada. Her sıradışı durumda olduğu gibi birden fazla olumsuz faktörün bir araya gelmesiyle meydana gelen bu olayda da, heralde tek bir sorumlu aramak kolaycılık olur. Selin ve meydana gelen ölümlerin nedenlerini tek tek sıralamak benim için mümkün olmasa da, burada genel konumuz olan sürdürülebilirlik penceresinden bakıp dünyada bu tür problemlere karşı ne tür önlemler alındığını inceleyebiliriz.

Şehirlerde yağmur suyu akışının hem niceliksel, hem de niteliksel kontrolü, çevre mühendislerinin ve şehir planlamacılarını uzun süredir meşgul eden bir konu. Yeşil yapı sertifikasyon sistemleri ile artık bu kontrol önlemleri, mimarlar ve inşaat mühendislerinin de gündemine girdi. Doğal bir bitki örtüsü olan boş bir arazide inşaat yapıldığında sonuç, su emici özelliği olan toprağın yerini geçirgenliği olmayan inşaat malzemelerine bırakması oluyor. Çatı yüzeyleri veya dış asfalt yüzeyler, suyun toprağa ulaşmasını engelleyip bir akış yaratıyorlar ve bu şekilde doğal hidrolojik denge bozulmuş oluyor.

Yoğun yapılaşmanın olduğu bölgelerde, bu durumdan dolayı geniş alanlara düşen yağmur suyu, toprak tarafından emilmek yerine şehir topografyasının götürdüğü yere akıyor. Bazen denize ulaşıyor, bazen yapılaşmanın ortasında kalan dere yataklarına. Yapılaşma tamamen çukur bir yerde ise, yağmur suyu hiçbir yere kaçamadan toplanmaya başlıyor - gideri tıkanmış bir lavabo gibi. Daha da kötüsü, çevredeki yağmur suyu akışı da böyle yerlerde toplanarak problemi daha da büyütüyor.

Burada uygulanan prensip, yağmur suyunun düştüğü yerdeki zemin geçirgenliğini olabildiğince yüksek tutmak. Sonuçta siz yağmur suyu akışını eğimler ve mazgallar yoluyla toplayan ve şehirden uzaklaştıran mükemmel bir şehir bile tasarlasınız, bunun problemleri oluyor. Öncelikle su tahliye ve kanalizasyon sistemlerine daha büyük yatırımlar yapmanız gerekiyor. Daha da önemlisi, yağmur suyu akış esnasında kirleniyor, tahliye edildiği yerin de böylece kirlenmesine yol açıyor - örneğin bina çatılarında kullanılan zararlı maddeler veya bitmemiş inşaatlardaki malzemeler, yağmur suyu yoluyla denize akıyor. Yani problemi çözmenin en başarılı yolu pahalı altyapı yatırımları ile değil, kaynağında mühadele etmek.

Yapılarda yağmur suyu geçirgenliğini arttırmak için ise basit yöntemler kullanılıyor: Örneğin yeşil çatılar, yağmur suyunun önemli bir kısmını emebiliyorlar, geri kalanının yine tahliye edilmesi gerekiyor (tabi geri kalanını uygun bir sistemle toplayıp binanın su ihtiyacı için kullanmak mümkün). Geniş asfalt veya beton yüzeylerden kaçınmak, otopark veya kamyon parkı yapılacaksa bunu minimumda tutmak veya yeraltına yerleştirmek yine bir strateji. Daha az maliyetli bir çözüm ise, otoparklarda veya kaldırım gibi geçirimsiz yerlerde, gözeleri içinde bitki örtüsü yeşerebilen ve toprağa ulaşımı sağlayan çim beton kullanmak.

Dere yataklarına inşaat yapmak ise, derelerin taşmasının yanında bu su yollarının kirlenmelerine de yol açıyor. Yaklaşım sınırlarına uyulmadığı takdirde, yapılaşmanın getirdiği kirlilik, derelerin ve diğer su kaynaklarının kirlenmesine, yaşam çeşitliliğinin tehlikeye girmesine ve içme suyu kaynaklarının kirlilik riski ile karşılaşmasına yol açıyor.

Kirlilikten söz açılmışken, inşaat sırasında alınması gereken önlemlerin çevre koruması açısından öneminden bahsetmek gerekiyor. Çünkü inşaat sırasında yağmur yağması demek, önlem alınmadıysa inşaat arazindeki zaten bozulmuş toprak ve bitki örtüsünün iyice erozyona uğraması, bu erozyon sonucunda organik kütlenin ve daha da kötüsü inşaat arazisindeki inşaat malzemelerinin ve atıklarının su akışı ile hiç de istenmeyen yerlere taşınması sonucunu getiriyor. Örneğin su yalıtımında kullanılan petro-kimya ürünlerinin yağmur nedeniyle toprak tarafından emilmesi veya inşaat yakınındaki bir dereye taşınması, küçük çaplı bir ekolojik felaket anlamına geliyor. Dereler, bu taşınan organik ve sentetik atıklar tarafından kolaylıkla doluyorlar, yağmur miktarı arttığında ise sonuç derenin taşması oluyor. İnsan, tek bir yapı inşaatı için bu tür etkileri küçümsemeye meyilli olsa da, yoğun şehir yapılaşmalarında bu olumsuzluklar katlanarak çoğalıyor ve uzun vadeli küçük ekolojik felaketler, birkaç saat içerisinde insanları hayatlarını yok edebilen büyük felaketlere dönüşüyorlar.

Burada asıl görev yasa koyuculara ve denetimcilere düşüyor. Bugün yeşil yapı sertifikasyon sistemleri ne kadar gönüllü olsalar da, aslında temellerinde vazgeçilmez bir takım prensipler var. Bu prensiplerin uygulanması, birçok ülkede zaten şart ve ciddiyetle uygulanıyorlar. Yaptırım olarak ciddi cezalar veya yapı ruhsatının geri çekilmesi söz konusu. Ülkemizde de Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile belediyelerin, yapılaşmanın olumsuzlukları konusunda risk analizlerini ciddiyetle yapmaları ve yasalara uyumu taviz vermeden denetlemeleri gerekiyor.

İkitelli'de olan olaylar, yeterli yağmurun yağması durumunda başka yerlerde de tekrar edebilecek olaylar. Küresel ısınma ve iklim değişiklinin önüne kısa vadede geçemeyeceğimize göre, ülkenin kendisini buna göre hazırlaması gerekiyor. Bu arada unutmamak gerekir ki, iklim değişikliğini uzun vadede azaltmanın yolu da yine sürdürülebilir binalar ve şehirlerden geçiyor.